Aşağıda, Hz. Ali’nin (a.s) yargı alanındaki hayranlık uyandıran tebahturu (uzmanlığı) ve liyakatli hâkim hakkındaki ince ve titiz beyanlarına dair rivayetleri okuyacaksınız.
Müttakilerin Mevlası’nın (a.s) Yemen Halkına Kadı Olarak Atanması
Resulullah (s.a.v.a), Emirü’l-Mü’minin’i (a.s) vasfederken şöyle buyurmuştur: “Benden sonra sizin en iyi hüküm vereniniz (kadınız) Ali’dir.” (1)
Hz. Ali, henüz genç bir yaşta olmasına rağmen, Yemen halkına kadı olarak atanırken bizzat Allah Resulü (s.a.a) tarafından imtihan edilmeye gerek duyulmayan yegâne kişidir. Bu durum, Hazret’in ilahi bir ilham ve yargı yeteneğiyle donatıldığını; Peygamber Efendimiz (s.a.a) tarafından ümmetin en adil ferdi olarak tanıtılmaya ne denli layık olduğunu göstermektedir.
Şeyh Müfid şöyle der: “Hazret’in hakemliği ve Peygamber (s.a.a) ile olan münasebetine dair rivayetlerden biri de, Resulullah’ın (s.a.v.a) ahkâmı öğretmesi, helal ve haramı beyan etmesi ve Kur’an hükümlerine göre yargıda bulunması için onu Yemen halkına gönderdiği zamana aittir.”
Şeyh Müfid devamla şöyle nakleder: Emirü’l-Mü’minin (a.s), Peygamber Efendimiz’e (s.a.a) şöyle arz etti: “Beni yargı işiyle görevlendiriyorsun, oysa ben yargının tüm yönlerine tam vakıf olmayan genç biriyim.”
Peygamber (s.a.a) cevaben; “Yaklaş…” buyurdu. Emirü’l-Mü’minin (a.s) yaklaştı. O sırada Resulullah (s.a.a) elini onun göğsüne koyarak şöyle dua etti: “Allah’ım! Onun kalbine hidayet et ve dilini sabit/kararlı kıl.” Emirü’l-Mü’minin (a.s) buyurdu ki: “Bu hadiseden sonra, iki kişi arasında hüküm verirken bir daha asla şüphe ve tereddüde düşmedim.” (2)
Emirü’l-Mü’minin’in (a.s) Yargı Sistemindeki Hükümlerinden Seçkiler
Hz. Ali (a.s), Mısır valisi olarak görevlendirdiği Malik Ejder’e yazdığı mektubunda, liyakatli bir kadının özelliklerini şöyle tasvir etmektedir:
“İnsanlar arasında hüküm vermek için, senin nazarında en faziletli ve en iyi olan kimseyi seç. Öyle biri olsun ki; işlerin çokluğu onu daraltmasın, müracaat edenlerin tavrı onu öfkelendirmesin. (3) Eğer bir hataya düşerse, hatasını hemen fark etsin ve hakkı gördüğünde tereddüt etmeden ona dönsün. Nefsi hırslı olmasın (4) ve hakkı bulmak adına yüzeysel, sığ bilgilerle yetinmesin. Halkın geliş gidişinden yorulmasın ve meselelerin açıklığa kavuşması için sabır göstersin. (5) Hüküm netleştiğinde ise yargısında kararlı ve kesin olsun. Övgü ve temcit ile gurura kapılmayan, dalkavukluklardan etkilenmeyen biri olsun; nitekim böyle kişiler pek azdır.
Ardından, böyle birinin yargılamalarını dikkatle takip et ve işin üzerine ciddiyetle eğil. Ona, başkasına muhtaç olmayacağı ve mazeret bırakmayacak imkânları sağla. Yanındaki makamını öyle yücelt ki, senin yakınlarından hiç kimse ona göz dikmesin ve o, senin katındaki diğer kişilerin verebileceği zararlardan emin olsun.
Bu hususta dikkatli ol; zira bu din (bir dönem), ehil olmayanların eline düşmüştü; ona nefsani arzularla yaklaşıyor ve din vasıtasıyla dünyevi menfaatlerini gözetiyorlardı.” (6)
Hz. Ali’nin (a.s) Dilinden Liyakatsiz Kadılar
Emirü’l-Mü’minin (a.s), layık olmadıkları halde ümmet arasında hakemlik yapanlar hakkında şöyle buyurur:
“Mahlukat içinde Allah katında en nefret edilen iki kişiden biri şudur: Allah’ın kendi haline bıraktığı, doğru yoldan sapan, bidat dolu sözlere gönül veren (7) ve insanları dalalete çağıran kimsedir. O, kendisine kananlar için bir fitnedir. Geçmişlerin hidayetinden yüz çevirir; hem sağlığında hem de ölümünden sonra kendisine uyanları saptırır. Başkalarının hatalarının yükünü taşıdığı gibi, kendi günahlarının altında da ezilir.
Diğer kişi ise; cehaletleri kendinde toplamış, cahil halkı saptıran kimsedir. Fitne ve fesadın karanlığında habersizdir, ıslah hususunda kördür; başkaları onu alim sanır, oysa hakikatte cahildir. Aceleyle karar verir ve azı çoğundan hayırlı olan şeyleri (anlamsız bilgileri) yığar. Sadece kendi cinnetinden razı olmayı bekler ve beyhude yere (bilgi) istifler.
Ona zor bir mesele getirildiğinde, cevap adına mefhumsuz ve değersiz sözler sarf eder ve hüküm verir. O, kalbi örümcek ağı gibi şüphelerle örülmüş, hakkın yanında mı yoksa hatada mı olduğunu bilmeyen biridir. Doğru söylese, ‘Acaba yanlış mı yaptım?’ diye korkar; yanlış yapsa, ‘Belki de doğrudur’ diye umut eder. Cahil, kendi hatalarının şaşkınıdır; şiddetli bir rüzgâr gibi o yana bu yana savrulur. Bilmediği hiçbir şeyi hesaba katmaz ve görmez.
Rivayetleri köksüz ve dayanaksız bir rüzgâr gibi nakleder. Allah’a andolsun ki, hakkında ilmi olmayan hükümler verirken hiçbir değer gözetmez. Bilmez ki, inançta birleşenler görüşlerde ayrışabilir. Kendisine bir zulüm yapıldığında, cahilliğinden ötürü bunu gizler.
Onun adaletiz yargısından ötürü kanlar kaynar ve halk onu Allah’a şikayet eder: ‘Allah’ım! Bizi cahiliye gibi yaşayan ve dalalet içinde ölen bu topluluktan koru. Allah’ım! Bizi, aralarında Allah’ın kitabından daha kıymetli bir meta bulunmayan, o kitabın doğru tilaveti okunduğunda ondan daha değerli bir varlık tanımayan bir topluluktan eyle.'” (9)
Emirü’l-Mü’minin (a.s): Adaletin En Yüce Temsili
İmam Bakır’dan (a.s) şöyle nakledilmiştir: “Resulullah (s.a.v.a), Emirü’l-Mü’minin’i (a.s) Yemen’e gönderdi. Orada bir Yemenlinin atı kaçarak bir şahsa tekme attı ve ölümüne sebep oldu. (10) Maktulün velileri o adamı yakalayıp Hz. Ali’ye (a.s) getirdiler. At sahibi, atın evinden kaçtığını ve adama tekme attığını beyan etti. Emirü’l-Mü’minin (a.s), adamın kanını ‘batıl’ (tazminatsız) ilan etti. Bunun üzerine maktul sahipleri Yemen’den Peygamber’e (s.a.v.a) gelerek Hz. Ali’nin hükmünden şikayetçi oldular ve ‘Ali bize zulmetti ve can bedelimizi yok saydı’ dediler.
Resulullah (s.a.v.a) buyurdu ki: ‘Emirü’l-Mü’minin Ali zalim değildir ve bunun için yaratılmamıştır. Benden sonra velayet Ali’nindir; hüküm onun hükmü, söz onun sözüdür. Ali’nin hükmünü, sözünü ve velayetini ancak kâfir reddeder; ancak mümin ondan razı olur.’
Yemen halkı Peygamber’in (s.a.v.a) bu sözlerini duyunca; ‘Ey Allah’ın Resulü! Ali’nin sözüne ve hükmüne razıyız’ dediler. Peygamber (s.a.v.a) ise; ‘Bu sözünüz, daha önce söylediklerinizden tövbe etmeniz hükmündedir’ buyurdu.” (11)
Emirü’l-Mü’minin’in (a.s) Altı Aylık Bebek Hakkındaki Hakemliği
Yunus’un Hasan’dan naklettiğine göre: “Ömer, altı aylıkken doğum yapmış bir kadını getirdi ve onun recmedilmesine (taşlanarak öldürülmesine) hükmetti. Emirü’l-Mü’minin (a.s), Ömer’e şöyle dedi: ‘Seninle Allah’ın kitabı üzerinden tartışıyorum. Yüce Allah şöyle buyurur: “Çocuğun ana karnında taşınması ile sütten kesilmesi otuz aydır.” (12) (13) Ve yine Allah’ın kelamı şöyledir: “Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını tam iki yıl (24 ay) emzirirler.” (14) Dolayısıyla eğer bir kadın emzirmeyi iki yılda tamamlarsa ve hamilelik ile sütten kesilme süresi toplam otuz ay ise, hamilelik süresi altı ay olmuş olur.’
Bunun üzerine Ömer kadını serbest bıraktı ve hüküm bu şekilde tescil edildi. Sahabe, tabiin ve bugüne kadar bu hükmü onlardan alanlar da aynı şekilde amel etmektedirler.” (15)
Emirü’l-Mü’minin (a.s) diğer vakalarda da Allah’ın kitabıyla böyle hükmeder ve zihinleri hayrete düşürürdü. Bu hükümler Kur’an-ı Kerim’de sabittir; ancak Allah’ın hidayet ettiği ve din ilimlerini öğrettiği o en kâmil zatlar müstesna, insan aklı bunları idrak etmekte acizdir.
Şüphe yoktur ki Emirü’l-Mü’minin (a.s), sadece seçkin bir şahsiyet değil; insan hayatının farklı boyutlarındaki derinliği, zenginliği ve çağlar boyu süregelen medeni yenilikleriyle İslam’ın mucizelerinden biri olarak kabul edilir.
Kaynaklar
-
İrşâd, Şeyh Müfîd: Darü’l-Müfîd Baskı, Yayın ve Dağıtım, Beyrut, Lübnan, 2. Baskı, Hicri 1414 – Miladi 1993.
-
Acâib-i Ahkâm-ı Emîrü’l-Mü’minîn Ali bin Ebî Tâlib (a.s): Müellif: Allâme Seyyid Muhsin Emin Âmilî.
-
Nehcü’l-İmâm Ali (a.s) fi’l-Kazâ: Fazıl Abbas Molla.
-
Kazâ-i Emîrü’l-Mü’minîn Ali bin Ebî Tâlib (a.s): Şeyh Muhammed Takî Tüsterî.
-
İhticâc, Şeyh Tabersî: Cilt 2, Sayfa 103.
-
İrşâd, Şeyh Müfîd: Cilt 1, Sayfa 195.
-
Nehcü’l-Belâga, İmam Ali’nin (a.s) Hutbeleri: Cilt 3, Sayfa 95.
-
Nehcü’l-Belâga, İmam Ali’nin (a.s) Hutbeleri: Cilt 1, Sayfa 53.
-
Emâlî, Şeyh Sadûk: Sayfa 429.
-
Ahkaf Suresi: Ayet 15.
-
A’râf Suresi: Ayet 15.
-
Bakara Suresi: Ayet 233.
-
İrşâd, Şeyh Müfîd: Cilt 1, Sayfa 206.