Tarihî Arkaplan ve Manevi Müjde
Tala’i b. Ruzzik [1], bir grup ihtiyaç sahibiyle birlikte Hz. Ali b. Ebi Talib’in (a.s) türbesini ziyarete gider. O dönemde haremin mütevellisi (sorumlusu) Seyyid b. Masum’dur. Seyyid, rüyasında İmam Ali’yi (a.s) görür; İmam ona şöyle buyurur:
“Bu gece türbeyi kırk fakir ziyaret etti. Aralarında ‘Tala’i b. Ruzzik’ isminde, bizi canıgönülden seven bir adam var. Ona de ki: Biz seni Mısır hükümdarlığı için seçtik.”
Seyyid uykusundan uyandığında, ismi Tala’i b. Ruzzik olan kişinin huzuruna getirilmesini emreder. Tala’i gelince Seyyid rüyasını ona anlatır. Bu manevi işaretin ardından Tala’i Mısır’a döner ve zamanla devlet kademelerinde yükselmeye başlar.
Siyasi Yükseliş ve “el-Melikü’s-Salih” Unvanı
Nasr b. Abbas, Fatımi Halifesi ez-Zafir’i (İsmail) katlettiğinde, saray kadınları intikam arzusuyla saçlarını kesip bir mektuba bağlayarak yardım çağrısında bulunurlar. Tala’i, bu katil vezire karşı halkı bir araya getirerek bir ordu toplar. Kahire yakınlarına ulaştığında vezir şehirden kaçar ve Tala’i sükûnetle şehre girer. Bu başarısının ardından kendisine “el-Melikü’s-Salih” (Salih Hükümdar) lakabı verilir ve vezirlik makamına getirilir.
Notlar ve Açıklamalar
[1] Ebu’l-Garât Tala’i b. Ruzzik b. es-Salih el-Ermenî: Asıl adı Tala’i b. Ruzzik, künyesi Ebu’l-Garât olan bu şahsiyet, üstün meziyetleri ve kemalatı sebebiyle “el-Melikü’s-Salih” lakabıyla şöhret bulmuştur. Ermeni asıllı Müslüman bir aileden gelen ve aslen Iraklı olan Tala’i, hem dini hem de dünyevi anlamda büyük lütuflara mazhar olmuştur. Kurduğu adil yönetimle tanınan Tala’i; Fatımiler döneminde (M. 909-1171 yılları arasında Kuzey Afrika, Mısır ve Şam’da hüküm süren Şii-İsmaili hanedanı) seçkin bir fakih, güçlü bir şair ve edip olarak öne çıkmıştır.
Onun idaresi altında Kahire şehri büyük bir kalkınma yaşamış, Mısır halkı refaha kavuşmuştur. Fatımi devleti; onun devlet yönetimi, tebaanın haklarını gözetme, güvenlik ve huzuru tesis etme konusundaki feraseti sayesinde ihtişamının zirvesine ulaşmıştır. Tarihî kayıtlar, onun derin ilmi, edebi birikimi, adaleti, takvası ve en önemlisi Ehl-i Beyt’e (a.s) olan sadakatiyle bu lakabı hakikaten hak ettiğini göstermektedir.
Kaynak: Unvanü’ş-Şeref, s. 35.