Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlih) tebliğ ettiği ilahî emirlerin hepsinde, bazıları hep muhalefet etmişlerdir. Peygamber Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve âlih) sonra gelen velayet ve imamet konusunda da inkârcılar, bunu olağanüstü bir şekilde inkâr etme yoluna gittiler ki, Allah Teâlâ onlara tarih hafızasında bu meselenin öneminin sonsuza dek kalması için ağızları kapatan bir cevap verdi.
Hâris el-Fihrî, “Ben Gadir’i kabul etmiyorum ve eğer inkârımdaki sözüm doğruysa Allah sizin üzerinize azap indirsin” demek yerine, tam tersini söyledi ve aslında Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlih) söylemesi gerekeni kendi üzerine aldı.
Hâris şöyle dedi: “Allah’ım! Eğer Muhammed’in Ali’nin velayeti hakkındaki sözü hak ise ve Senden ise, üzerimize gökten taşlar yağdır veya bize elem dolu bir azap getir!”
Görüyoruz ki, hem meselenin hakkaniyeti hem de Allah tarafından olması Hâris’in dilinden dökülmüş ve açıkça Allah’tan azap talep etmiştir.
Bu olay, halkın gözü önünde gerçekleşti ve o kadar acayip bir talep idi ki, Allah Teâlâ onun sözlerini Kur’an-ı Kerim’de Enfâl Suresi 32. ayette nakletmiştir:
« وَإِذْ قَالُوا اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ أَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ »
« Ve (hatırla o zamanı) inkârcılar (dua edip) şöyle dediler: “Allah’ım! Eğer bu (İslâm ve Kur’an), Senden gelen hak ise, o zaman üzerimize gökten taşlar yağdır veya bize elem dolu bir azap getir.” »
Şimdi bu mübâhelenin (karşılıklı lanetleşme) hâkimi Allah Teâlâ idi ki, halkın durumunu netleştirmeliydi. Zira Gadir’deki halkın arasından pek çok münafık ve zayıf imanlı, Hâris gibi gönüllerinde bir şeyler taşıyorlardı, ancak bunu dile getirmeye cesaret edemiyorlardı!
Eğer Allah Teâlâ, Hâris’in bu talebine cevap vermeseydi, onlar da Hâris ile birlikte hareket eder ve Gadir’in Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlih) kendi uydurması olduğuna ve Allah ile bir ilgisi olmadığına inanmaya daha yakın olurlardı.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve âlih), yine de tüm insanlara tövbe kapısını göstermek istedi; zira doğru yola dönüş asla geç değildir ve Allah ile Ehl-i Beyt’in (aleyhimüsselâm) barışması her zaman mümkündür. Aynı zamanda, Gadir düşmanlarından uzak durulması ve onlardan ayrılınması gerektiği gerçeğini de vurgulamak istedi.
Bu nedenle Hâris’e şöyle buyurdu: “Ya bu sözünden dön (tövbe et) ya da bizden ayrıl ve yanımızdan git.”
Hâris, zalim bâtınını bir kez daha gösterdi ve Gadir’deki münafıkların gönlünden geçenleri dile getirdi.
Şöyle dedi: “Kalbim tövbe etmeye beni ikna etmiyor; ancak yanınızdan ayrılıyorum!”
O kalabalık topluluğun gözleri önünde, olayın sonunu bekleyen topluluğun önünde büyük bir mucize gerçekleşti.
Ashâb-ı Fîl kıssasından akıllarda kalan ve Allah Teâlâ’nın gökten gönderdiği çakıl taşlarıyla gücünü gösterdiği hatıra, şimdi Hâris’in sözleri bittikten ve Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve âlih) meclisinden uzaklaştıktan sonra tekrarlandı.
Gökyüzünde bir kuş belirdi; gagasında mercimek tanesi kadar bir taş vardı ve onu Hâris’in başına indirdi. O taş, onun boyu boyunca düştü, onu yere serdi ve halkın gözü önünde debelenerek can verdi.
Kaynak:
Bihar’ul Envar, Cilt 31, Sayfa 320.