Hz. Emîrü’l-Müminîn’in (a.s.) Ramazan’da Kaldırdığı Bid’at!
Müminlerin Emîri Ali’nin (aleyhisselâm) kişisel ve bireysel sünnetine, toplumsal ve siyasi yaşam alanındaki uygulamalarına kıyasla daha az dikkat edilmiştir.
Hz. Emîrü’l-Müminîn Ali (a.s.), önceki yönetim döneminde halk arasında bazı dini ritüellerde yavaş yavaş yerleşmiş olan bid’atlara karşı kararlılıkla hareket ederek bunları kaldırmıştır.
İnançsal ve Ahlaki Dinî Yükümlülüklere Özen
Hz. Ali (a.s.), bir hutbesinde Ramazan ayını, göklerin kapılarının açıldığı ve şeytanların bağlandığı bir ay olarak tanımlar. [1]
Hz.Peygamber (s.a.a.)’in sünnetine dayanarak, Ramazan’ın son on gününü camilerde itikafa çekilmek ve gece ibadetleriyle değerlendirmek için bir fırsat olarak ilan eder. [2]
Hz. Ali (a.s.), açlık ve susuzluğun Ramazan’daki en basit ve en küçük ibadetler olduğunu, yemek ve içmekten sakınmanın, bununla birlikte diğer haramlardan uzak durmayı sağladığında faydalı olduğunu belirtirdi. [3][4]
Başka bir rivayette ise Hz. Ali (a.s.), Hz. Peygamber (s.a.a.)’in sözlerine dayanarak orucu ilk ibadetler arasında sayar, mirasını hikmet olarak tanımlar; hikmetin mirasını ise marifet ve marifetin mirasını da kesin iman (yakin) olarak açıklar. Bu hadiste kesin iman, en yüksek mertebe olarak tanımlanır; öyle ki ölümden sonra kişi Allah cc ile arasındaki perdeleri kaldırmış olur ve o anda Allah cc , onu arzu eder. [5]
Hz. Ali (a.s.), diğer hadislerinde halkı Ramazan ayında beden, uzuv, davranış ve fiillerine dikkat etmeye, her gün ve her gece ibadet ve sorumluluklarını yerine getirmeye; özellikle Kadir Gecesi, Ramazan’ın ilk gecesi veya Ramazan Bayramı gibi özel zamanlarda ibadetleri artırmaya teşvik eder. [6][7][8]
Ayrıca Ramazan’da tövbe, istiğfar ve dua etmenin belaları def ettiğini ve günahları sildiğini hatırlatır. [9]
Bid’atlarla Mücadele
Günümüzde bazı dini ritüel ve ibadetler o kadar tahrif ve sapmaya uğramıştır ki, yalnızca alimler değil, sıradan dindarlar da bunlardan uzak durmaktadır.
Hz. Ali (a.s.)’nin sünneti, özellikle yönetim kurulduktan sonraki dönem incelendiğinde; emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerin olanakları ve zemini sayesinde Kufe ve diğer İslâm topraklarında sosyal, siyasi, kültürel ve etnik bazı reformların gerçekleştirildiği görülür. Ancak toplumsal ve ibadi zamanlarda reform daha sınırlı kalmıştır.
Şeyh Tusi, İmam Sadık (a.s.)’dan şöyle rivayet eder:
“Hz. Ali (a.s.), Kufe’ye girdiğinde, oğlu Hz. Hasan’a (a.s.) Ramazan ayında cemaatle kılınan nafile namaz (teravih) için halkı uyarmasını emretti. Fakat halk direndi ve ‘Vah Ömer’in sünneti!’ diye seslendi.” [10][11]
Görüldüğü üzere halkın itirazından, teravih namazının Ömer b. Hattab tarafından başlatıldığı ve dini kaynaklarla desteklenmediği anlaşılmaktadır. [12]
Bu nedenle Hz. Ali (a.s.), Kufe’ye ilk girişinde ve Ramazan ayının başında, herhangi bir uygulamaya başlamadan önce halkı bu bid’atten uzak durmaları için uyardı.
Bundan önce, Peygamber (s.a.a.), ikinci halifenin başlattığı gibi bir bid’ate karşı şöyle buyurmuştu:
“Böyle işler günah işlerdir. Bilin ki her bid’at, ibadette dahi olsa, sapkınlıktır ve her sapkınlık ateşle sonuçlanır. Sizin için az, kolay ve basit bir sünnet, çok, uzun ve zor bir bid’atten daha iyidir.”
Kaynaklar
[1] Sevâbü’l-A’mâl, tercüme: Hasan Zade, Tahran: Ermeğân-ı Tûbâ, 1383 H., s. 159.
[2] Şevâbü’l-A’mâl, önceki, c. 6, s. 376.
[3] Qobâncî work, önceki, c. 3, s. 363.
[4] Biharü’l-Envâr, önceki, c. 93, s. 294.
[5] İrşâdü’l-Kulûb, Kum: Şerîf Rıdhî Yayınları, 1415 H., c. 1, s. 199.
[6] Gobâncî vork, önceki, c. 3, s. 304.
[7] aynı, s. 305; Şu’ûbü’l-Îmân, tahkik: Ebû Hacer Muhammed es-Said b. Besyûnî Zeglûl, Beyrut: Dârü’l-Kütübü’l-İlmiyye, 1410 H., c. 3, s. 337.
[8] Mesbâhü’l-Muteheccid, Beyrut: Müessese-i Fıkhü’l-Şi’a, 1411 H., s. 852.
[9] Fezâilü’l-Eşhurü’l-Üsâ, tahkik: Mirza Gulam Rıza Erfanîyan, Beyrut: Dârü’l-Mahce’l-Beyza, 1412 H., s. 76.
[10] El-Kâmil fi’t-Târîh, Beyrut: Dâr Sâder, 1385 H., c. 2, s. 340.
[11] Tehzîbü’l-Ahkâm, Tahran: İslâmiyye, 1365 H., c. 3, s. 70.
[12] El-İsti’âb, tahkik: Ali Muhammed el-Becâvî, Beyrut: Dârü’l-Cîl, 1412 H., c. 3, s. 1407.
[13] Tehzîbü’l-Ahkâm, önceki, s. 69–70.